7 Şubat 2009 Cumartesi

Ceyda Ateş

5 yaşından beri kameralara çok alışık. Türk sineması ve ekranları için geleceği en parlak sayılan oyunculardan biri. Çılgın Dersane Kampta’daki rolüyle dikkatleri iyice üzerine çeken Ceyda’nın bitip tükenmek bilmeyen enerjisi ile Carousel’in altını üstüne getirdik. Hem kendisi hem de sevdikleri için çeşit çeşit hediyeler seçen Ceyda, çevresindeki herkesi kendine bir kez daha hayran bırakmayı başardı.

Seyircisiyle sinema sektöründeki yükselişte üst sıralara yerleşen Çılgın Dersane Kampta filminin öne çıkan genç oyuncularından Ceyda Ateş, Carousel’e girdiği ilk andan itibaren güzelliğiyle çevresindekileri büyülerken kendisi ve gelecekteki planları hakkında da açıklamalarda bulundu. Sempatisi ve neşe dolu tavrıyla sorularımızı bütün samimiyetiyle cevaplandırdı.

Kendinden bahseder misin?

1987, İstanbul doğumluyum. Liseyi iki sene önce bitirdim. İki sene İtalyanca ve İngilizce dersler aldım. Bu sene konservatuara başlayacağım. Oyunculuğa 5 yaşında başladım. O zamandan beri sürekli dizi filmlerde, kliplerde, reklâmlarda oynadım. İki sene tiyatro eğitimi aldım, Barış Manço Eğitim ve Kültür Merkezi’nde. En son ‘Çılgın Dersane Kampta’ filmini çektim. Oynadığım en bilinen dizi filmler ‘Gurbet Kadını’, ‘Aşk Oyunu’, ‘Yalan Dünya’, ‘Karagümrük Yanıyor’. En son geçen sene Süha Özgermi’nin yaptığı güzellik yarışmasında İstanbul Güzeli seçildim.

Bu güzelliğini, inceliğini neye borçlusun?

Aslında kilom için bir şey yapmıyorum, diyebilirim. Çocukluğumdan beri zayıfım ve yeme alışkanlığım yok, diyebilirim ama tatlıyı, çikolatayı çok seven bir insanım. Bunlara elimden geldiği kadar dikkat ediyorum. Salata çok yerim, yürüyüş yaparım, yüzerim. Zaten küçüklüğümden beri yemeye çok düşkün olmadığımdan benim için avantaj oluyor.

Saçın ya da cildin için bakım yapıyor musun?Saçlarım için de, cildim için de her zaman bakım yapıyorum çünkü bu sektörde çalıştığımız için saçımız ve cildimiz çok yıpranıyor. Elimden geldiği kadar bakım ürünleri kullanıyorum. Zaten günlük hayatımda çok makyaj yapan biri değilim. Setlerde yapıyorum. Saçlarım için kuaförüm bakım yapıyor. Yüzüm için de yaşıma uygun bakım kremleri kullanıyorum.

Sence oyunculukta güzellik önemli bir kriter mi?

Yaptığımız bu işte güzellik tabii ki de önemli ve büyük bir avantaj, diyebilirim. Elbette asıl önemli olan yetenek. Kültür çok önemli. Güzellik de bunlara dâhil olunca avantaj oluyor.

Seni en çok hangi tür filmler cezp ediyor?

Yeri geliyor komedi oynamak istiyorum, yeri geliyor çok ağır bir dram oynamak istiyorum, yeri geliyor vahşi bir kız oynamak istiyorum. Genelde bu yaşıma kadar hep çocuk rollerini oynadım ya da drama yakın oyunlarım vardı. Artık biraz daha ağır, zorlayıcı, asi, hırçın, iddialı roller istiyorum.

Senin çok iyi bir komedi oyuncusu olacağını söyleyenler var.

Evet, bunu herkes söylüyor. Komedi de oynamayı çok isterim çünkü komediyi çok seviyorum. Genelde çok neşeli bir yapıda olduğum için bunu çoğu oyuncu arkadaşlarım da söylüyor.

Bir proje geldiğinde neye dikkat ediyorsun? Sonrasındaki çalışma sürecin nasıl oluyor?

İlk başta konuşuyoruz. Rol bana uygun ya da sıcak geliyor. Kabul ediyorum. Sonra senaryomu elime aldığım zaman sessiz bir ortamda onu kendim yaşıyormuşum gibi okuyorum. Sete başladığımızda da yoğun bir tempo içine giriyoruz. Sette neşeliyimdir, her zaman insanlara karşı pozitifim ama sahneye girmeden önce 10 dakika kimseyle konuşmam; alırım senaryomu gözden geçiririm ve ondan sonra setime başlarım.

Tiyatro oyunculuğu çekiyor mu seni?

İki sene tiyatro okudum, oynadım da. Zaten tiyatro benim hayalimde hep var. İnsanlarla birebir karşı karşıya geliyorsunuz. Hata ettiğinizde tekrar dönüş yok. Atmosferi çok farklı. Tiyatro, hep yapmak istediğim bir şey. Umarım ileride bir tiyatro sahnesinde de yer alırım.

En çok ne tarz giyinmeyi seviyorsun?

Genelde spor giyinmeyi seviyorum, çoğu kıyafetim spordur. Tabii ki her şey yerine göre giyilir, abiye de giyindiğim oluyor. Günlük hayatımda çoğunlukla spor giyimi tercih ediyorum.

Ayakkabıya, aksesuara düşkünlüğün var mıdır?

Aslında takıya çok düşkünlüğüm yoktur. Bir tek inci küpelerim vazgeçilmezdir, sürekli kulaklarımdadır. Çok nadir kolye takarım. Bir yere gideceksem saat kullanırım. Takı takmayı sevmiyorum. Ayakkabı ve çantaya aşırı derecede düşkünümdür. Bir de uyuma çok dikkat ederim. Kesinlikle kıyafetlerimle uyumlu olmaları gerekiyor.

Giydiklerinin marka olması senin için önemli mi?

Bizim yaşımızdakilerin marka takıntısı var. Ben de marka giyiyorum ama bazen yolda yürürken bir şey gözüme çarpıyor, çok beğeniyorum, o zaman alıyorum.

Modayı takip ediyor musun yoksa kendi tarzını mı uyguluyorsun?

Modayı çok sık takip ettiğim söylenemez. Takip ettiğim de oluyor ama genelde moda diye giymek hoşuma gitmiyor. İçime siniyorsa, ben kendime yakıştırıyorsam ister moda olsun ister olmasın giyiyorum.

Bir rolü canlandırırken kostümü beğenmeyip, giymek istemediğin oluyor mu?

Oyunculuk yaptığımız için oynadığımız karaktere göre kıyafetlerimiz değişiyor. Tabii ki de bazen hoşuma gitmeyen, vücuduma uygun olmayan kıyafetler geliyor ama o sırada ben o rolü oynadığım, o kıyafetler giyilmek zorunda olunduğu için giyiyorum. Beğenmediğim, rahat etmediğim zaman söylüyorum çünkü kıyafetin içinde rahat değilsem ben bir şey yapamıyorum. Rahat olmam gerekiyor. Bakıyoruz, eğer uygun bir şey varsa değiştiriyoruz, yoksa o şekilde oynamak zorunda kalıyorum.

‘Çılgın Dersane Kampta’ vizyona girdikten sonra gelen tepkiler nasıl?

Bugüne kadar hep olumlu tepkiler alıyordum zaten. Çılgın Dersane de büyük avantaj sağladı. Çok güzel tepkiler alıyorum.

Teklifler çoğaldı mı?

Sinema teklifi, dizi film teklifi geldi. Özellikle gençlerden çok olumlu tepkiler alıyorum, gençlik filmi olduğu için. Çok güzelsin, diyenler de çok oluyor.

Sıradaki projenden de bahsedelim. Neler var gündemde?

Med Yapım’ın yaptığı bir dizi filme başlıyorum. Paşhan [Yılmazel] ve Alp [Kırşan] de oynuyor. Hatta Çılgın Dersane’de Paşhan ile aşk yaşıyorduk, bu dizi filmde de ilerleyen bölümlerde aşk yaşayacağız. Hem gençlik konu ediliyor hem de zengin ve fakir aile çatışması var. Ocak’ın sonu ya da Şubat başından itibaren izlenmeye başlanmış olacak. Ben zengin bir ailenin kızını canlandıracağım. Önce zengin bir çocukla aşk yaşıyor sonrasında fakir bir çocuğa âşık olacak.

ENBE Orkestrası

Öncelikle Enbe Orkestrasından bahsetmenizi istiyorum.

Enbe Orkestrası 1993 yılından beri var. Bu orkestranın o yıldan beri şefliğini yürütmekteyim. Enbe Orkestrasının esas var olma sebebi içimdeki üretme isteği, insanlara ulaşmak. Esas amacımız dünya çapında ülkemize gelen yabancı sanatçılara eşlik edebilmek, onlar kendi müzisyenlerini getirmesinler, Türkiye’de çok önemli müzisyenlerimizle beraber konserler verebilmekti. Dolayısıyla biz bu hedefimize ilk konserimizi dünyanın en büyük seslerinden büyülü sesiyle aramızda olmayan ama sesi hala kulaklarımızda olan Barry White ile ilk konserimizi verdik. Akabinde dünyanın büyük starlarıyla aynı sahneyi paylaştık. Esas Enbe Orkestrası ile çaldığımız özel gecelerin, özel davetlerde, açılışlarda, wedding seremonilerinde çalarken de müzikal bir anlayışımız var. Dünya müziklerini, napolitenler, İtalyan aryalar, cazlar, latinden tangoya uzanan geniş bir müzik yelpazesini bu enerjiyle, bu sıcaklıkla müzikseverlere ulaştırıyoruz.

Bugüne kadar daha önce yaptığınız albümler de var.

‘Enbe Orkestrası’ ilk Türkçe pop albümümüz. Bundan bir önceki ‘Düşler’ isimli albümümüz. ‘Düşler’ albümündeki tüm besteler bana ait olan world etnik üzerine kurulu bir albüm. Daha değişik tınılarla dolu, müzikal yolu farklı.

Enbe Orkestrası bu son albümde kimlerle çalıştı?

Çok önemli müzisyenler var. Birçok önemli besteciler var. Atilla Özdemiroğlu, Fikret Şenes, Sezen Aksu gibi ülkemizin önemli müzisyenleri, bestecilerinin yanı sıra aranjör olarak Ozan Çolakoğlu, Mustafa Ceceli, Sinan Akçil, Erdem Kınay gibi çok önemli müzisyenler var. Onlarla hem stüdyolarında hem de bu ülkemizin çok önemli bestecileri var bu albümde.

Albümde yer alan besteleri nasıl seçtiniz?

Bu repertuar konusuna giriyor. Biraz önce Enbe Orkestrası’nın repertuarını anlatırken genelde çok farklı renkler, farklı sıcaklıktaki müzikler ve bizim yorumlayabildiğimiz en iyi repertuarı seçmek benim her zamanki hedefim. Bu Türkçe pop müzik albümü olduğu için bunu en iyi icra edebileceğimiz, en iyi dinleyicilerimize bu samimiyetle, bu sıcaklıkla aktarabileceğimiz parçalar olmasına dikkat ettim. Dolayısıyla esas yansıtmak istediğim buydu.

Şu an her yerde şarkılarınız dönüyor. Albümün kapağı, tasarımı bile çok özel bir tasarım olmuş.

Albümdeki şarkıların sıralaması için iki hafta uğraştık. Mastering’i için 200 defa dinledik. Albümü aldığınız zaman gerçekten bütün emekleri görüyorsunuz. Birçok kimsenin emeği var. Özellikle bizim Enbe Orkestrası olarak misyonumuz var. Bu albümde sunmak istediğimiz ülkemizde iki-üç kişi yan yana gelmezken ülkemizin süper starlarını bir araya getirdik. Sevgili Ferhat Göçer Enbe’ye destek çıktı. Akabinde Ajda Pekkan beraber oldu. Çok önemli isimler bunlar.. Özellikle Ajda Pekkan, süper starımız, gençlere çok örnek olan bir müzisyen ve gençlere tavsiyem onun yolundan gitmeleri.

Aynı zamanda genç arkadaşlara da yer vermişliğiniz var bu albümde.

Bir diğer misyonumuz gençler benim için çok önemli. Neden önemli? Biz genç bir ülkeyiz zaten. Avrupa ile kendimizi kıyasladığımız zaman böyle enerjimiz var, böyle gençlerimiz var. Biz bunu müzikte neden kullanmıyoruz? Neden gençlere bu kapı aralanmıyor? İşte burada iki tane pırıl pırıl arkadaşımı müzikseverlerle buluşturmak, Enbe Orkestrası’nın deneyimlerini katarak onları müzikseverlerle buluşturmaktan son derece büyük keyif alıyoruz.

Bu kadar kalabalık bir kadroyu idare etmek zor olmuyor mu? Çünkü bildiğim kadarıyla besteleri de ona göre seçiyorsunuz.

Ben işin müzik yanıyla, orkestranın müzikal pozisyonuyla ve orkestranın şefliğini yaparak benim görevim bu. Dolayısıyla bizim bir yönetim kadromuz var, genel müdürümüz, ışıkçımız, teknik ekibimiz, tonmaysterimiz, halkla ilişkilerimiz var. Bunu bir çatı içinde profesyonelce kurduk. Burada profesyonelce çalışma örneği sergiliyoruz. Prova saatlerimiz belli, yıllık planımız belli. Dolayısıyla planlı ve programlı bir ekibimiz var. Profesyonelce çalışıyorlar, biz de o saatlere uyuyoruz. Herkes yapacağı işi biliyor. Sorun da kalmıyor.

Bu albümden sonrası da gelecek, değil mi?

Tabii ki muhakkak. Şimdi burada önemli misyonlarımızdan bir tanesi bu starlarla beraber olup genç müzisyenleri bu riski alarak yani bunu görerek, bunların çok başarılı olacaklarına kalpten inandığım için, bunların gelecekteki Türkiye’nin en büyük yüzleri olacağına inandığım için gençler ülkemiz için çok önemli olduğunu düşünüp ve inandığım için ve gerçekten bu duyguyu, bu değişik renkleri sunmaktan büyük keyif aldık. Bir misyonumuz da ülkemiz de çok önemli orkestralar vardı hep: Süheyl Deniz, Ritim 68, Topkapı Orkestrası, İstanbul Gelişim gibi.. Daha birçok isimler var meşhur ve gerçekten çok iyi müzisyenler. Şimdi isterim ki Türkiye’de yapılmayan bir şey ‘Enbe Orkestrası’nın albümü bizden sonra gelecek gençlere kapıyı aralamaktı. Onlar bu müzikleri, bu albümleri bizden kat be kat fazlaca iyi yapıp, müzikseverlere değişik renkleri, değişik tatları hissettireceklerdir.

Birçok isim yer aldı albümünüzde. Bundan sonra çıkacak albümlerde yer almak isteyen isimler var mı?

Birçok sanatçı gerçekten Türkiye’de şöyle bir çok mutlu olduğum bir şey. Herkes, halktan birçok mesleklerden herkes çok güzel kelimelerle ifade ediyor. Zaten buradaki en büyük değer de müzikseverlerin albümümüze, kalitemize gösterdiği ilgi. Beni en çok mutlu eden bu.

İlgi nasıl?

Herkes çok beğendiğini dile getiriyor. Müzisyen arkadaşlarım bir yandan söylüyor. Yapımcıların bana söylediği kelimeler bütün o bir buçuk yıllık anormal emeklerimizi mutlulukla bir anda unutabildik.

Türk müzikseverlerin kulağı genelde dokuz sekizlik ritimlere alışkın, arabeski çok seviyorlar, deniyor Sizin albümünüzle aslında tangoyu da, cazı da, diğer dünya müziklerini de çok sevdiklerini ortaya çıkardı. Siz nasıl görüyorsunuz Türk dinleyicisini?

Onlar zaten iyi şeyleri hissediyor. Toplumumuz hissediyor. Müzisyen olarak bize de büyük bir görev düşüyor. Biz onlara iyi yapıtlar verelim, iyi eserler sunalım; onlar muhakkak en iyilerini seçecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Yeter ki biz iyiyi ve kaliteyi verelim.

Orkestranız kaç kişiden oluşuyor?

60 kişilik bir grubumuz var. Esas çekirdek kadromuz belli konseptlere göre değişiyor. Esas bizim başarılı olduğumuz nokta; bir organizasyonun, bir gecenin başarılı olabilmesinde çok önemli bir yeri var müziğin. Başka şeyler de vardır ama biz ne yapıyoruz? O konser, o gece tertiplenmeden önce müzikal bir kadromuz var bizim bu işlerimizle ilgili. Enbe’nin müzikal ekibi hep beraber organizasyonu yapan organizatörlerle toplantı yapıp gece şöyle başlıyor, şöyle davetliler geliyor, şöyle müzik yapalım, şunları sunalım, şu saatler arasında diye bir plan program yapıyoruz, repertuar yapıyoruz. Dolayısıyla o gecenin en büyük başarısındaki emek, müzik çok güzel olunca, insanları etkileyince öbür şeyler fazla gözükmüyor. Biz de bu işi bir ekiple beraber önceden hazırlıyoruz akabinde Enbe’nin müzikal anlayışını karşı tarafa hissettirince sorun halledilmiş oluyor. Güzel bir anıya dönüşüyor.

Böyle bir gecede yer almanızı istediklerinde size uygun olmayan farklı bir müzik tarzı isteyenler oluyor mu?

Genelde Enbe’yi tanıyorlar. Bliyorsunuz yaptığımız işler bir yabancı müzisyenlerle beraber çalmak, birçok özel davetlerde çalmak, birçok uluslar arası ülkemizin AGIP, Nato, Habitat gibi zirvelerinde görev aldık. Dolayısıyla bizim bu davetlerde bize uyacak konsepti yaklaşık onlar neler yaptığımızı, repertuarımızı ve şeklimizi, her şeyimizi biliyor. Bize ters gelen bir organizasyonda yer almayı biz de zaten düşünmüyoruz.

En çok hangi enstrümanı kendinize yakın buluyorsunuz?

Tabii ki piyano. O tereddütsüz.

Besteleriniz de var.

Evet, bir önceki albümde bütün besteler bana ait, Düşler albümü. Piyano, her müzisyen için esas kondüktör bir parti. Burada bütün notalar, bütün armoni, bütün melodi, bütün ritim var. Düşün keman çalıyorsun, trompetsiz melodiyi çalabiliyorsunuz ama burada piyanoda her şey elinizin altında. Bütün orkestra burada. O yüzden dünyanın en büyük müzisyenleri zaten, şefler, solist müzisyenler piyanoyu muhakkak çalarlar, besteciler özellikle.

Başka albümler için verdiğiniz besteleriniz oluyor mu?

Yok, ben genelde kendi albümlerimde kullanmayı yeğliyorum. Zaten world etnik müzik üzerine tınılarımız. İki taraf da her zaman daha önce söylediğim gibi, bir tarafta ben klasik bir eğitim aldım, Ankara Devlet Konservatuarı’nda başladım; bir tarafta da buradaki tınılar var, ülkemizin ozanları var, etnik enstrümanlarımız var. Biraz kendimi, bundan 2,5 yıl önce iyi hissettiğim zaman iki farklı uç noktayı birleştirip dünya müzik platformuna sunmak istedim. ‘Düşler’ öyle bir albüm ama o albümden sonra her şey gelişti, daha geniş kitlelere ulaşmak için işte bu Enbe Orkestrası’nın ilk Türkçe pop albümünü yaptık.

Klipleriniz var. Bu aralar ikincisi dönüyor. Hangi şarkılara klip çekileceğini neye göre seçtiniz?

Bizim yapımcımız, PR firmamız var. Arkamızda birçok ekip var bu işi yönlendiren. DMC var. Dolayısıyla onun içinde de ekipler var. Ben o işlere karar vermiyorum. Onlar, şimdi bu şarkıyı seçiyoruz, buna klip çekiyoruz, diyor. Müzisyen olarak gidip onların dediklerini yapıyorum çünkü o benim alanıma girmiyor.

Kırılmalar oluyor mu diye merak ettim, ona çekiyorsunuz, bana çekmiyorsunuz diye.

Bana hiç öyle Allah Allah benim fikrim başkaydı, işte onlar diyor ki bu bu sebeplerden dolayı diyorlar. Ben tabii üzerinde durmuyorum. Neden? Onların o işte en iyisini yaptıklarına inandığım için çünkü onlar nasıl bana müzikte en iyisini Behzat Gerçeker, Enbe Orkestrası yapar, niye şunun şurasını yaptın diye sormuyorlar. Ben müziğimizi hazırlıyorum, müziklerimiz hazır. Onlar da kendi plan programlarını, kendi işlerini yapıyor. O yüzden Türkiye’de biraz bu herkes, her şeyi bilirimi bırakmalı. İnsanların kendi alanlarında konuşmalı, o zaman profesyonellik olmuyor. Ben profesyonelce olduğuna inanmıyorum.

Üçüncü klip belli mi?

Belli değil ama çekilecek. Onlar kararını verecek. Üçüncü, dördüncü, beşinci gelecek.

Siz özel gecelerde yer alıyorsunuz. Konserleriniz ne zaman başlayacak?

29 Şubat’ta. Bu albümün ilk İstanbul tanıtım konseri. Düşünebiliyor musunuz biz ne kadar heyecanlıyız ve bu albümdeki bütün konuk sanatçılarımızla beraber tanıtım konserimizi vereceğiz.

Nerede olacak?

Tim’de olacak. Türker İnanoğlu konser salonunda İstanbul’daki tüm müzikseverlerle bu albümümüzün tüm şarkılarıyla buluşacağız. Çok heyecanlıyız. Tüm müzikseverleri davet ediyorum. Akabinde İzmir’de, Ankara’da da konserler vereceğiz. Bu konserlerin de tarihleri belli olacak. Yurdumuzun birçok yerinde yazın da konserlerimiz devam edecek.

Ercü Turan

Her Oyuncu Koçu Olan Şarkıcıdan, Mankenden Hatta Konservatuar Mezunundan Oyuncu Olmaz

Ercü Turan, özellikle son dönemde televizyonda sıkça rastladığımız yüzlerden biri. Aldığı oyunculuk eğitimini oyuncu koçluğu alanında da kullanan Ercü Turan ile ülkemizde yeni yeni ortaya çıkan bu alan üzerine konuştuk.

Oyuncu koçluğu nedir?

Oyuncu koçluğunu; profesyonel anlamıyla günümüz koşullarına baktığımızda, sinemanın ciddi bir sektör olduğu düşünülürse, yönetmenin düşüneceği çok ayrıntı olmasından da kaynaklı yönetmenin işini kolaylaştıran bir alan gibi de tanımlayabiliriz. Evet, yönetmen oyuncu ile ilgilenir, oyuncunun rolü ile ilgili belirli açmazları çözmeye çalışır ya da o an gelişen olaylara müdahale eder. Bu ayrı konu ama temelinde eğer kendisinin dışında belli karakterleri oynamamış için de geçerli problem değil ama kendi dışında roller hiç oynamamış yani kendi fiziksel özelliklerinin dışına pek çıkmamış, çıkamamış ya da bu beceriyi ufak ufak geliştirmeye çalışan şarkıcı, manken ve yeni oyuncular hatta çok yaşlı oyuncular, oyuncu koçuyla çalışır. Ekip proje başlamadan önce bir araya gelir, hatta çok iyi arkadaştırlar, altı aylarını bir arada geçirirler. Öyle başlarlar provalara, bundan bahsetmiyorum. Standart düşünüldüğünde yönetmen nasıl bir karakter istediğini oyuncu koçuna anlatır, belli direktifler verir. Oyuncu koçu, oyuncu ile çalışmaya başlar. Oynadığı karakterin belli özellikleri üzerinde farklı farklı malzemeler toparlayıp bunu yönetmene sunar. Yönetmen de bunlardan birini tercih eder ama Türkiye’de daha bu düzeyde değil. Türkiye’de “Abi, biz bir dizi yapıyoruz. Ne olur bu çocuğu idare et,” diye bir duruma gelindiği ya da süre daha kısa olduğu için bu seviyede değil. Sonuç olarak bu da gelişecektir. İyi örnekleri de vardır Türkiye’de, yurt dışında da vardır. Birebir kıyasladığım için söylemiyorum ama ciddi bir noktaya gelmiş, isim olmuş Hollywood starları da birbirlerine destek amaçlı oyuncu koçluğu yapmaktadır. Hatta tiyatroda, dönem arkadaşları iki genç çocuk düşün, ertesi gün final sınavına gireceklerse birbirlerinin parçalarına bakarlar, bunu böyle yap, şunu şöyle yap diye. Oyuncu koçluğu bunun biraz daha profesyonel versiyonu aslında ama daha ayrıntılı yanları da var çünkü karşına hayatında hiç oyunculuk yapmamış bir insan da gelebilir. Ona da konservatuarda okuyan arkadaşınmış gibi davranamazsın. Burada ince bir fark vardır. Sorunun en temeline dönersek, oyuncu koçluğu yönetmenin işini kolaylaştırmaya yönelik bir bölümdür, diyebilirim.

Oyuncu koçluğuna neden ihtiyaç duyuldu, nasıl ortaya çıktı?

Sektör çok büyüdü çünkü. Eskiden yapımcı gelip şu kadar paraya yapıyoruz filmi ya da tiyatroda, tiyatro patronu gelip yönetmeni seçip, bu sezon oyun için şu kadar paramız var, derken artık yönetmenler de meselenin ekonomik ve teknik boyutlarını düşündükleri için az hata ile kapatmak istiyor yaptıkları projeleri.

Oyuncu koçluğunu kimler yapabilir?

Belli bir donanımdan geçmiş her oyuncunun tabii ki yapabileceği bir alan. Bir de oyunculuk mesleğinin hem akademik kısmından hem felsefesinden hem birebir mesleği icra ederkenki atmosferinden hoşlanan her profesyonel oyuncu bu işi yapabilir ama donanımlıdan kast ettiğim sadece konservatuar okumuş, mezun olmuşlar değil. Yani alaylı dediğimiz adamlar da yapmaktadır. Bu iş hakikaten tecrübe ve donanımla alakalı bir iştir. Oyuncu koçluğu hayatında hiç oyunculuk yapmamış birine oyunculuğu sevdirmeye de benzemeye başladı. Hollywood’daki karşılığını on, on beş senede bulacak Türkiye’de.

Kendinden bahseder misin?

Müjdat Gezen Sanat Merkezi, 2000-2001, tiyatro oyunculuğu bölümü mezunuyum. Gülbeyaz’da oynadığım Kazım karakteriyle seyirci tanıdı. Sevda Çiçeği’nde Çiroz Naci’yi, Dolunay’da Yiğit karakterlerini oynadım. Çılgın Dersane 2’de rol aldım. Tiyatro’da en son Antigone’de oynadım. Tiyatro epeydir yapmıyorum ama bu sene Aliye Hanım ile yapacağız sanırım.

Kaç yıldır oyuncu koçluğu yapıyorsun?

Oyuncu koçluğundan ziyade konservatuarda okurken de sınavlara hep öğrenciler hazırlardım. Üç kişi hazırlamıştım ve üçü de ayrı ayrı konservatuarları kazanmışlardı ki Türkiye’de sınavlara 700 – 800 öğrenci giriyor, öyle bir sistemde üçte üç yaptım. Profesyonel anlamda para alarak son 3-4 senedir yapıyorum. Benimki biraz daha yardım amaçlı, diyelim.

Oyuncu koçluğu yapmaya neden ve nasıl başladın?

Aslında Aliye Uzunatağan’ın önerisiyle başladım. Birkaç okulda birden oyunculuk eğitimi verdiği için ona asistanlık yaptım. Bir süre sonra kendine ait sorumluluğun bir kısmını bana devretti. Öyle öyle gelişen bir hadise oldu.

Oyuncu koçluğu yaygınlaşmaya başladıktan sonra konservatuarlara olan ilgi azalmaya başladı mı?

Konservatuar eğitimi tüm dünya ölçeğine baktığında Rusya ve Türkiye dışında hiçbir coğrafyada bu kadar uzun değil. Tıp bir yerde 8 senedir, 10 senedir; sürekli gelişen bir alandır. Oyunculuk da öyledir ama oyunculuğu yaparak öğrenebilirsin. O noktada oyuncuya belli başlı oyunculuğun doğası ile ya da mesleğin icra edilişiyle ilgili belli doneleri verdikten sonra oyuncu kendi yaparak keşfetmeye başlar. Oyunculuk o kadar da kodları çözülmemiş bir sır değildir bakıldığında çünkü tiyatro eğitimi, sinema eğitimi için de keza dizi filmler için de geçerli bu; oyuncu dediğin bütününde görsel bir amacı olduğu için hepsinde dikkat çekici bir şey yapmakla yükümlü bir kişidir. Kimi kâr amaçlı yapar kimi sanat amaçlı yapar ama içinde hakikaten ilgi çekici bir şey olmalı. Avangart bir yapımda ya da tam tersi 4. sınıf bir dizi filmde veya 3. sınıf bir reklâm filminde de oynayabilirsin ama hep ilgi çekici olmakla yükümlüsün. Bu da oyunculuğun doğasıyla alakalı bir şey. Bu dört sene bence çok uzun bir süreç. Bu dört senenin içerisinde zannediyorum biraz Yök baskısı da olabilir ya da eğitim ne kadar reform gördü bu ülkede bilmiyorum ama oyunculuk eğitimi artık konservatuarlara sığamayacak kadar popüler oldu. ‘Show Business’ yani şov dünyası ciddi bir sektör haline geldi ve dört senelik bir eğitim ciddi bir vakit kaybı. Bu herkesin hem fikir olduğu bir hadise. Tiyatro yapıyorsanız sahnede birebir bilet sattıran profesyonel bir oyuncu olabilirsin ama karşında da biletini satın almış profesyonel seyirci var. Bir şey talep ediyor senden. Televizyon için de geçerli bu, reyting kaygısı olan bir kanal sahibi var. Keza sokağa çıktığında dışarısı -5 derece olabilir ama o sahneyi çekmek zorundasındır üstündeki t-shirt ile çünkü bir önceki sahnede üzerinde o t-shirt vardır. Bu anlattıklarımın bütününde bu mesleği yapmadıkça öğrenme şansın yoktur. Biraz yabancı dil gibidir; konuştukça gelişecek, konuşmazsan da unutursun gibi bir durum söz konusudur.

İlerleyen yıllarda oyuncu koçluğu için okullarda bir bölüm olmalı mı?

Bir oyuncu bir başka oyuncu arkadaşına yardımcı olabilir çünkü ikisi de aynı mesleği yapıyorlardır ama kimi oyunculuğu yapıp evine gidip eşiyle oturup yemeğini yiyip çocuğuyla maç seyretmekten hoşlanır; kimi de çektiği sahneyi yönetmen arkadaşıyla meyhaneye gidip uzun uzun konuşmayı sever, üzerine kafa patlatmaktan çok hoşlanır. Kimi de hakikaten o mesleğin işçisi gibi çalışır. O noktada oyuncu koçluğu biraz oyunculuğu konuşmaktan, oyunculuğun felsefesi, doğası, akademik boyutu ya da işte oyunculuğun fenomenleri üzerine konuşan ya da bunun üzerine saatlerini patlatan, filmlerini izleyen vs. uzar hadise ama o tip adamlar tabii ki oyuncu koçluğu yapacaktır.

Bugüne kadar kimlere oyuncu koçluğu yaptın?

Çok insan var ama en son İsmail YK.

Diyelim ki oyunculuk yapmak isteyen biri geliyor. Oyuncu koçu olmanı istiyor. Onun o işi yapamayacağına inanırsan yardımcı olmuyor musun yoksa yine de belki bir şey çıkabilir, diye kabul ediyor musun?

Senden bir şeyin olma olasılığı kanaatimce zayıf, dediğim adamla çalışmıyorum zaten ama böyle bir adamla çalışabilmemin tek bir koşulu olabilir. Karşımdaki insan hakikaten çok hırslıdır ve bu konuda beni ikna eder. O zaman tabii ki seve seve çalışırım ama şunu da söyleyeyim. Bunu bazı oyuncu koçluğu yapan arkadaşlarımız ki çoğu iyi oyunculardır bunların, biraz Antik Yunan’daki sofistlere benzerler; bilgisini para karşılığı satan arkadaşlardır, bu konuda dürüst davranmıyorlar ya da cesaret edemiyorlar. Karşılarındaki ciddi bir stardır. O starın belli yaptırım gücü vardır, onun karizmasından çekiniyordur. 8–10 tane korumayla gelmiştir, ürkmüştür [gülüyor] ama oyuncu koçluğunu hakkıyla yapan insanların en azından bir iki dersten sonra açık açık yüzüne söylemesinde fayda var. Böyle bir şey bazen karşı taraf için çok zorlayıcı olabilir ama söylenmesi gerekir. O yüzden tercihimi ağırlıkta olarak bir şey olması muhtemel adaylardan yana kullanıyorum. Belli bir ışık görmeden mümkün değil hareket. Heyecanlanman gerekiyor çünkü bir başkasını da gaza getiriyorsun bir yandan. Bir şeyler anlatmaya çalışıyorsun. Gaza getirmeyi mecazi anlamda söylüyorum. Oyunculuğu sevdirtmek ya da oyunculuktan keyif aldırtmak, ekstra bir motivasyon ve o anlamda karşı tarafın biraz saldırgan olması, bu işi yapmaktan biraz zevk alması gerekiyor.

Oyuncu koçuyla çalışan her manken ya da şarkıcı başarılı olabilir mi?

Maalesef cevabım hayır. Her mankenden, her şarkıcıdan ve her konservatuar mezunu aktör, aktris adayından oyuncu olmayabilir. Tabii ki oyunculuğun en iyi beslendiği alan akademik yandır. Tabii ki Stanislavski’den, Brecht’ten, en önemlisi bizim geleneksel Tuluat Tiyatrosu’ndan faydalanıyoruz. Günümüz teknolojisinden de yararlanıyoruz; örneğin, kameralar çok gelişti. Oyuncuyu biraz kamerayla da seviştiriyoruz, bunu en akademik olmayan dille söyleyecek olursak. O noktada oyuncunun kamerayla kuracağı ilişkiyi biraz mesai arkadaşlığına benzetiyorum. Kamera her şey demek, ne çekerse çeksin. Oyuncunun her zaman ilgi toplamak gibi bir kaygısı vardır. Dram, komedi, tragedya fark etmez ya da 4. sınıf bir talk show sunucusunun bile eğer bir oyunculuk eğitimi almışsa yaptığı işi hakikaten ilgi çekici bir hale getirebileceğini düşünebilirim. Sonuç olarak oyuncu koçuyla çalışan herkesten oyuncu olmaz. Bunun kararını kim verir? Tabii ki tartışılmaz ama iyi malzeme de her zaman kendini belli eder. Ben içgüdüsel olarak iyi malzemenin, bir dizi filmi seyrederken en iyi oynayanların, filmi ya da oyunu götürenlerin kim olduklarını anlıyorum. Hani hayranlık duyduğun filmler vardır ve o filmlerin bir sahnesi vardır, arkadaşına anlatırsın. Oyunculuğun ilgi çekici yanıdır bu ve her oyuncuya nasip edilmeyebilir tanrı tarafından. O yüzden olamaz derken lafım sadece mankenlere ya da şarkıcılara değil. Konservatuar mezunu arkadaşlar için de durum aynı.

Çok başarılı oyuncu koçlarının başarısızlığa uğradığını gördün mü?

Oyuncu koçluğu gibi bir müessese yok. Tabii ki başarısızlık oluyor ama bu oyuncu koçundan kaynaklı değil. Her oyuncunun başarısız olma ihtimali var. Al Pacino’yu evet, çok iyi filmlerle seyrettik ama başarısız, çok kötü filmleri de vardır. Şener Şen, Türkiye’deki aktörlük standartı düşünüldüğünde hakikaten çıtayı yükseltmiş adamdır. Türkiye’deki akademik kuramını da yıkmıştır, daha sokağa dönmüştür ama onun da kötü filmleri vardır. Bu Şener Şen’i kötü oyuncu yapmaz. Şener Şen yakın arkadaşı Müjdat Gezen’e bir projede oyuncu koçluğu yapabilir mesela. Bu iş müessese işi değil. O yüzden oyuncu koçunun değil, yönetmenin de hata etme ihtimali olduğu kadar senaristin de hatası olabilir. Dolayısıyla oyuncu koçlarının da hata etme ihtimali vardır.

Tümay Özokur Casting

Sinema perdesinde, televizyon ekranlarında hayran olduğunuz isimlerin sizin hayatınıza girmesinde çok önemli katkıları var onların. Türkiye’de kasting işini ciddiye alarak bünyesinde yüzlerce oyuncu olan bu ajansın çalışma biçimi de hayranlık uyandırıyor. Tümay Özokur ve Tules Evren ile kast işini, inceliklerini, oyuncu-ajans ilişkilerini konuştuk. Kesinlikle her oyuncunun, onu doğru yönlendirecek, işini takip edecek bir ajansa ihtiyacı var.

Yaptığınız işten bahseder misiniz?

Tümay Özokur: Dizi, sinema, reklâm filmlerine oyuncu temin etmek üzere kurulmuş bir ajans burası. Manken ajansı değil, mankenimiz yok; figürasyon ajansı değil, figürasyonumuz yok; reklam ajansı olduğumuz için reklam için hizmet verdiğimizden dolayı oyuncu olmayan, reklama aday olacak yüzler de var ajansımızda. Asıl oyunculuk ajansı olarak kuruldu 2000 senesinde. Oyunculuk ajansı o dönemde yoktu. Benim eski mesleğim genel koordinatörlük. Örneğin Yasemince’nin genel koordinatörlüğünü yaptım. Oyuncu aradığım zaman zorlanıyordum. Piyasada mevcut ajanslar vardı, Başak Gürsoy gibi kaliteli manken ajansları vardı, My Model gibi yan kastlara oyuncu veren ajanslar vardı ama bizzat oyuncu veren ajans yoktu. Olmadığı için 2000 senesinde bu ajansı kurduk.

Ajansınıza bağlı olarak kaç oyuncunuz var? Başta nasıl başladınız? Şimdiki talep ne yönde?

Tümay Özokur: 600 kişilik bir oyuncu kapasitemiz var. Ablam Tules ile birlikte ortak olarak çalışıyoruz. O, Anadolu Üniversitesi Televizyon Sinema’dan mezun, ben Yıldız Teknik Üniversitesi Kimya Bölümü’nden mezun biri olarak bu işi yapmaya çalışıyoruz. İlk başladığımız zaman Koşuyolu’ndaydı yerimiz. Birçok ajans sözleşmesiz çalışıyordu, ben de ısrarla sözleşmeli çalışacağım, dedim. İlk müracaat için geldiklerinde fotoğraf çekimleri ve sözleşmeler yapıldığı zaman akşam oldu, kaç kişi var diye ben böyle harıl harıl o kâğıt parçalarını saymaya başladım. İlk baştaki o heyecan farklıydı şimdi Allaha şükür çok kaliteli bir oyuncu kadromuz var. Bu ajansın bence diğer ajanslardan ayıran daha farklı olan özelliği bazı ajanslarda çocuk yoktur, bazı ajanslarda yaşlı yoktur; bizde her yaş grubu oyuncu ve oyuncu adaylarında oluşan bir kadro vardır. Bu zamana kadar hiçbir ajansa mensup olmayan Ali Cağaloğlu, Füsun Erbulak, Suna Keskin, Jeyan Tözüm, Oğuz Oktay gibi çok değerli isimler var. Sağ olsunlar hepsi de bize destek veriyorlar.

Tules Evren: O grup zaten bambaşka. Eskilerin aldığı eğitim, kültür çok güzel. İnşallah yenilerimiz de onların aldığı kültürle beslenir. Yenilerden biraz çektiklerimiz oluyor tabii.

Tümay Özokur: Bu aldıkları oyunculuk eğitimi ya da üniversite eğitimi ile alakalı bir şey değil; insanların oluşumunda yaşam biçimi, aile kültürü, kendi öz kültürleriyle alakalı. Bizim tabii ki çok canımızı yakan oyuncular oldu. Biz ajans olarak kimsenin canını yakmadık ama bizim canımızı yakan, üzen oyuncular oldu. Örnek olarak Bülent Polat. Avrupa Yakası’nda Şesu karakteri olarak hani ajansının arkasında durduğu, onun için çalıştığı ama sonunda vefasızlık gördüğü bir oyuncu arkadaşımızdı maalesef. Biz şimdiye kadar işte sözleşme yapalım, o kuralları uymayanlara da mahkemeye verelim, gibi egomuzu tatmin eden katı kurallarımız olmadı.

Sözleşmeleriniz ne kadar sürelik?

Tümay Özokur: 5 senelik yapıyoruz.

Tules Evren: Sözleşme yaparken de Tümay’ın bir benzetmesi vardır; hakikaten bu, evlilik sözleşmesi gibidir. İnsanların evliliklerinde eğer birlikte bir mutluluk yoksa tabii biter. Bizim için de aynı şey söz konusu. Bir evlilik akti gibi imzalanıyor, baktı ki birbirimize faydamız yok o zaman gerek yok. Bu ruh birleşmesi ya da iş konusundaki uyumsuzluktan kaynaklanıyor. Eğer olmuyorsa “Hadi arkadaş güle güle, yollarımızı ayıralım,” diye ayrıldığımız insanlar da oluyor. Bu insanlar bazen gidiyor, kendi ayakları üzerinde durmak istiyorlar. Bir de sonra bakıyoruz tekrar geri dönüyorlar. Birlikte böyle güzel ayrılmak da çok iyi bir şey. Tekrar yuvasına geri dönüyor, kabul ediyoruz ama kabul etmediklerimiz de oluyor tabii.

Tümay Özokur: Vefa çok önemli bir şey. Bahsedilen merdiven vardır ya o merdivenleri çıkarken arkanda bıraktıklarını unutmamak lazım, o merdivenlerden ineceksin çünkü. İnsanların ağzı torba değil ki büzesin, her şeyi söylüyor yani şimdi kurumsal bir kimliğin içerisine girdiğin zaman hep doğruyu yapmaya çalışırsın ama zaman zaman insanlar illa konuşmak istiyorlarsa tutup saçma sapan şeyler de söylüyor. Ben Bülent Polat örneğine tekrar dönmek istiyorum. Bir müddet sonra dediler ki, Tümay oyuncuları mahkemeye veriyor, kazandığı tazminatla yaşıyor. Çok komik bir şey ama insanlar bilmiyor ki gerek Tümay gerek Tules olsun paradan daha önemli değerler olduğunu bilerek eğitildiler ve öyle büyüdüler. Biz, Bülent Polat sayesinde mahkemeden kazandığımız tazminatı tüp bebek sahibi olmak isteyen bir anneye bağışladık üstüne de para koyarak.

Tules Evren: Çok büyük paralar kazanılmıyor bu işte. Biz onu mahkemeye çok büyük bir para kazanacağız, diye vermedik. Sonuçta ihanetine karşılık bir cezaydı.

Tümay Özokur: Etik davransınlar.

Bu kadar kalabalık oyuncu kadrosunun içinde çekişmeler, kıskançlıklar oluyor mu?

Tules Evren: Olmaz mı?! Genellikle gençler arasında çok daha fazla gerçekleşiyor. Biz olayların dışında kalmaya özen gösteriyoruz, zira biz oyuncuyu sunuyoruz, karar mercii değiliz, dilimiz döndüğünce anlatmaya ve oyuncumuzu motive etmeye çalışıyoruz.

Tümay Özokur: Bu işte alt üst çalışan bir grubu yok. Yani bir fabrikaya girersin, o fabrikada belli kategoriler vardır. Alt düzeyde çalışan işçiler, ustabaşları, onların müdürleri.. Burada böyle bir şey yok. Herkes, her an birbirinin alternatifi olabilir. Dolayısıyla eğer özünde çok hırslı bir insansa, hırs güzeldir her zaman söylüyorum ama kazanmaya ve doğruya yönelik hırs güzeldir, bazılarının hırsı yıkıcı. O tip insanlar o zaman diğer oyuncu adayı kardeşi dahi olsa kıskanabilir. Bu bir iç potansiyelle alakalı bir şey. Bu çekişmeler olur. Önemli olan o çekişmeleri yaparken ne kendileri yara alsınlar ne de başkalarını yaralasınlar.

Bu ajansta aranıza katılmak için aradığınız kriterler nelerdir? Neye göre oyuncu arkadaşlarla çalışıyorsunuz?

Tules Evren: Öncelikle eğitimli olmasına önem veriyoruz. Fiziki ayrımlar ki bu illa güzellik anlamında algılanmasın, tiplemeler çok önemli; bazen çok şişman insanı da kasta alabilirsiniz çok zayıfı da.. Belirli özellikleri olan insanları almaya ve ahlaklı olmalarına da çok özen gösteriyoruz. Bu bizim için çok önemli. En büyük kriterlerimiz bunlar.

Yani illa konservatuar mezunu olunması gerekmiyor.

Tules Evren: Konservatuar hariç özel kurslardan, üniversiteden mezun olanlar, çocukluğundan beri bu işi yapanlar var. İlla okuldan mezun olacak diye bir kural yok.

Tümay Özokur: Reklâm departmanımız olduğu için reklâm bölümü için de oyuncu alıyoruz ama biz gerek internet sitemizde gerek sunumumuzda yapımcıya o farkı söylüyoruz çünkü reklâmda oynayacak insanların illa tiyatrocu olmasına gerek yok ama bu zaten kendi kendine kategorize oluyor. Bir sit-com’da oynayacak bir oyuncu aranıyorsa onun gerçekten profesyonel oyuncu olması lazım. Sit-com başka bir şey. Dizide oyuncu olur olmaz, o çok önemli değil. Reklâmda hiç oyuncu olmayabilir, o da önemli değil. Hani Müjdat Gezen’in de öyle bir lafı var. “Televizyonda herkes oynar, sinemada bazıları oynar, tiyatroda aktörler oynar.” Benim hoşuma gidiyor Müjdat hocanın bu sözü. Bizim de burada kategorizasyonumuz tabii ki var.

Tules Evren: Mesela ev kadını olarak ufak tefek işlerden başlamış kişiler var. Önce ufak ufak rollerde, şimdi bir bakmışsın orta karar bir rolü çok rahatlıkla götürebiliyor. O tecrübesi varsa geçmişte, bunu da kabul edebiliyoruz.

Oyuncularınızın kendilerini geliştirmeleri için bir takım eğitimler almaları konusunda yönlendiriyor musunuz? Kılıç kullanmayı, ata binmeyi, yüzmeyi öğrenmesi gibi?

Tümay Özokur: Ben her zaman zaten böyle tavsiyelerde bulunuyorum. Özellikle yetenek gördüğüm kişilere özel kurslar var mutlaka git, ben sadece seni reklâm bölümünde değerlendirmek istemiyorum, sende o potansiyeli görüyorum; kursa git, amatör tiyatrolara katıl, CV’ni genişlet ya da evde oturup ajansımdan telefon gelecek mi, işi alacak mıyım diye bekleyeceğine git spor yap, ata binmeyi öğren, diye önerilerde bulunuyorum. Maddiyat ile de alakalı ama yapmak isteyenleri de ben görüyorum, çok da güzel yapıyorlar. Bir oyuncu ne kadar çok kendini geliştirirse kendine o kadar faydası var. Bize ne faydası olacak!

Tules Evren: Kendilerine yatırım yapmayı pek sevmiyor galiba oyuncular.

Tümay Özokur: Bazıları yapıyor.

Tules Evren: Kendilerine yatırım yapmak zorundalar.

Size bağlı olan oyuncularınızın çalışma saatlerinin dışındaki saatlerine, özel hayatlarına da müdahale ediyor musunuz?[Gülüyoruz]

Tümay Özokur: Yani tabiî ki onların hayatlarının içerisine girdiğimiz ya da bizim hayatımızın içerisine koyduğumuz oyuncular var ama çok fazla değil. Çok fazla olursa bu bize çok fazla zarar veriyor çünkü bir yerden sonra ne kadar çok insan tanırsan o kadar çok mutluluk ve mutsuzluk paylaşıyorsun. Onların hepsi bize derdini anlatıyor. Bundan şikâyetçi miyiz? Hayır, değiliz. Onların bize güveniyor olmalarından, bizi arkadaşları dostları ablaları gibi görmelerinden ben gerçekten çok keyif alıyorum. Çözebileceğimiz bir şey varsa naçizane aklımızın yettiğince, dilimiz döndüğünce söylemeye çalışıyoruz. Tules ablalarını çok severler, onunla çok dertleşirler. Beni ayrı sevenler vardır.

Tules Evren: Sevmeyenimiz de vardır mutlaka.

Tümay Özokur: Yalnız piyasada yanlış bilinen bir şey var. Biz ajansla ne kadar uğrarsak da Tümay ile Tules ile ne kadar iyi geçinirsek bize o kadar iş çıkar. Hayır, böyle bir şey yok. Kardeş olarak da sevsek, çok iyi dost da olsak bizden oyuncu istendiği zaman bizim çok özel hayatımızda yaşattığımız kişi o anda bizim için bir oyuncudur. Eşit koşulda herkes sunulur. Bu yanlışlık beni çok rahatsız eden bir yanlışlık. Bak onun kardeşi gibi seviyor. Yok böyle bir şey. Ben herkese eşit koşullarda sunum yaparım. Söylediğim bir şey vardır: Pası atarım, golü oyuncu atar.

Tules Evren: Diyorlar ki Tümay, yapımcıya istediği oyuncuyu kabul ettirebilir. Aslında gerçekten böyle bir şey yok. Tümay ya da Tümay’ın yardımcıları sonuçta oyuncuları yapımcıya sunuyor ve alternatif de sunuyor. Bu alternatif bazen 5 oluyor bazen 10 oluyor. Yapımcının kafasından geçenle Tümay’ın kafasından geçen isim bir olacak diye bir şey söz konusu değil. Onların içerisinden yapımcı zaten seçiyor. Tümay ya da diğer yardımcıları illa bu oynayacak, diyemiyorlar. Öyle bir şansımız yok.

Tümay Özokur: Referansımız oluyor tabiî ki oyuncu hakkında, CV’sine bakarak veriyorsun. Yoksa bu çocuk benim evime girip çıkıyor, bu çok iyi çocuk diye referans kime verilir!. Gerçekten iyi oyuncu ise sonuna kadar arkasında dururum ama ben onu canım gibi severim kardeşim gibi severim, kötü oyuncuysa kendisine de söylerim, “Kusura bakma, kapasiten bu, yapacak bir şey yok,” diye. Tules Evren: Ben onu söylemekten yanayım zaten. Bir veya iki defa diziye gitti olmadı, başarısızlık var. Bazen acaba nasıl söyleyeceğiz diye düşünüyoruz ama hakikaten söylemek durumundayız. O kendini geliştirmek zorunda. Yoksa yapımcı o zaman ne yapıyor? Tümay Ajans’tan gelen oyuncu bu işi kotaramadı, beceremedi diyor. Suç senin üzerine kalıyor.

Sadece kast işi yapmıyorsunuz. Bir de prodüksiyon işine girdiniz.

Tümay Özokur: Aslında bizim açılmak istediğimiz bir takım branşlar, hedeflerimiz var. Şu an mesela bir fotoğraf stüdyosu kurduk çünkü bu bizim işimizle çok ilintili bir şey. 3T adı altında bir fotoğraf stüdyosu kuruldu. Gayet profesyonel bir çalışma var. Fotoğraf çektiren arkadaşların hepsinin çok memnun olmasından dolayı bunu söyleyebiliyorum. Yatırım amaçlı yani bu yatırım para kazanmaya yönelik değil işimizi doğru yapmanızı gerektiren ne varsa bu gerçek üzerinden giderek bir takım şeyleri yapıyoruz. Kendimize, kendi özel hayatımıza yatırım yapmak adına bir şey değil bizim yaptığımız. Para kazandık şunu alalım, bunu alalım değil bizim derdimiz. Biz bir kast ajansıyız ve bir fotoğrafçımızın olması gerekiyordu. Mesela PR üzerine ufak ufak yapmak istediğimiz şeyler var. Hayta albüm yapmak istiyordu. Gerçekten bestelerine, yorumuna güvendiğimiz bir insan olduğu ve bunu çok iyi bildiğimiz için tam prodüktör diyemezsin ama prodüksiyonun bir kanalında yapımcısı olarak yer alıyoruz. Çok büyük bir destek verecek kudrette değiliz, ayrıca müzik piyasasını çok iyi bilmediğimiz için zaten müzik sektörüne soyunduk, albüm yapıyoruz, diyemeyiz ama Hayta’ya biz ‘Tümay Özokur Casting’ olarak olabildiğince, yapabildiğimizce, gücümüz yettiğince destek vermeye çalışıyoruz. Yarın öbür gün bu işi yapar mıyız, yapmaz mıyız, kendimize bile sormadık ama biz bilmediğimiz işi yapmaktan taraf değiliz.

Tules Evren: İlk başladığımız günlerde piyasa çok güzeldi gerek yapımcılar gerek oyuncular açısından. Şimdi piyasada bu kadar çok dizi film çekiliyor, acaba gerçekten çok mutlu muyuz? Para kazanıyoruz mutlu muyuz? Hayır, değiliz. Ben de Türkiye’de bu televizyon sektörünün özellikle müzik sektörünün televizyon kanallarındaki büyük insanlar tarafından bir düzene oturtulması gerekiyor. Ben bu kadar çok dizi filmin birden başlamasını, devamı gelemediği sürece açıkçası hiç doğru bulmuyorum.

Tümay Özokur: Tabiî ki ablamın da dediği gibi sektör genişledikçe işini iyi yapan ajans da var, kötü yapan ajans da var. İşini iyi yapan yapımcı da var, kötü yapan yapımcı da var. Bu kadar çok dizi film sektöre girince bunların hepsine birer yönetmen, birer yapımcı lazım. Şimdi oyuncu kirliliği, ajans kirliliği, yapımcı kirliliği var. Dolayısıyla biz, bildiğimiz yapımcı, tanıdığımız, adını, sanını bildiğimiz, daha önce çalıştığınız insanlar olsun, diyoruz. Projeyi fazla seçme şansınız yok. Biz de oyuncularımıza iş bulmakla mükellef olduğumuz için adımlarımızı doğru atıp, doğru insanlarla çalışmaya gayret gösteriyoruz. Dizi filmler çok olsun ama devam etsinler. Acı olan, bir dizi filmde nereden baksan 100 kişinin çalıştığını ve 3 kişilik ailesi olduğunu düşünürsen 300 kişi bir anda aç kalıyor. Onların sıkıntılarını biz çok dinlediğimiz için “Oh oh, çok güzel dizi filmler çekiliyor,” diyemiyoruz. Çekilip devam edecekse oh oh ne güzel. Setçisinden oyuncusuna, ajansından yapımcısına varıncaya kadar herkes ekmek yiyor ama başladı bitti, başladı bitti olunca bizim yorulmamızı bırak insanların hayalleri, yaşamları, yaşam standartları sarsılıyor. Güvenemiyorlar hiç bir şeye. Adamın çamaşır makinesine ihtiyacı varsa, “Ben dizi filme başladım, bir taksite gireyim,” diyemiyor. Şu an korkuyor herkes. Durum bu.

Teksen Çamlıbel

Kadınlarla ilgili tıbbi bir iş yaparken kadınlara bakışınız nasıl?

Erkekler kendi karılarını bir türlü idare edemez, 50 bin kadını idare ediyoruz, diye şakamız vardır kadın doğum uzmanları arasında. Kadınlar biraz daha farklı erkeklerden hasta olarak. Erkek hastalarımız da var. “Ne alakası var?” diyeceksiniz. Çocuğu olmayan erkeklerle mesela konuşuyoruz. Onları da hasta olarak kabul ediyoruz, eşleri ile konuşuyoruz. Kadınlar çoğu kez bize hasta olarak değil, kontrol ve bakım için gelmek durumunda. Onlarla diyalogumuzu iyi kurmamız lazım. Biz bir yerde birçok sırlarını paylaştığı, eşine dahi söyleyemediği şeyleri anlattığı özel kişileriz. Sonuna kadar sadık olmak gerekiyor. Bu bizim Hipokrat yemininde söylediğimiz bir şey ama günlük yaşamda gözden kaçabilir. Bir kadının hastalığını, sorununu ne eşine ne annesine ne en yakın arkadaşına asla söylemiyoruz. Bu güveni oluşturduktan sonra hasta ile kendi aramızda ilişkimiz daha da güzel gelişir. Hanımlar daha sevecen daha cana yakın, bir hekimi beğendikleri zaman sonuna kadar sadık olan insanlar. Hanımlarımız, bir kuaförüne bir kadın doğumculara sadıktır, diye bir söz vardır, çok zor değiştirirler. İşte baştan o güveni oluşturmak lazım. Ben sadece kadını bize gelen hasta gibi değil, yerleştiği çevrede çocuğuyla, eşiyle veya bekârsa arkadaş grubuyla, anne ve babasıyla olan ilişkilerini de sorgularım çünkü onlardan aldığımız tepkiler sonuçta genel sağlığına yansıyor. Hakikaten ruh sağlığı, çalışma sağlığı, aile sağlığı da genel sağlığa çok yansıyor. Bir bütün olarak görmek istiyoruz. Tabii ki kadın her yaşta hepimiz gibi daha sağlıklı, daha güzel, daha şık, daha bakımlı olmak istiyor. 7’den 70’e kadar hanımlara bu tarz bir yardımın da yapılması gerekiyor. Menopoz sonrası kişinin kendini daha iyi hissetmesi için tedavilerinin yapılması lazım. Bu olayın kadermiş gibi kabul edilmemesi lazım. Hatta kendi hastalarımızla bile bir sürü çatışma yaşıyoruz. “Artık menopoza girdim, boş ver,” diyenleri bu konuda ikna etmek, “Asla böyle bir şey yok; yirmi, otuz yıl daha yaşayacaksınız. Gerekiyorsa hormon, gerekmiyorsa vitamin alın, egzersiz, diyet, vücut bakımınızı yapın,” dememiz gerekiyor.

Bu meslek bir kadına fiziksel olarak bakışınızı değiştirdi mi?

Bu bize sık sorulan bir sorudur. Tabii ki doktor karşıdaki kişiyi bir obje olarak görmüyor. Hakikaten tedavi edilmesi gereken insan olarak görüyoruz. Bir jinekolog acaba kendi evlilik hayatında, cinsel yaşamında bir gariplik hisseder mi? Bıkar mı? Böyle bir şeyle hiç ilgisi yok. Bu bir aşçının hiç yemek yememesi gibi bir şey olur. Etik değerler babında bir doktorun hastasıyla ilişkisi çok sınırlı ve çok mesafeli olmalı. Biz ne kadar arkadaş gibi oluyorsak da kadınların bazen kendi jinekologlarına karşı arkadaşlıktan öte hisleri, duyguları olabilir. Bu illa kötü anlamda demiyorum. Bunda doktor çok dikkatli olmalı.

Bir kadınla karşılaştığınız zaman onun bütün yapısını biliyorsunuz. Bu sizi etkilemiyor mu? Kadınlarda rahatsızlık yaratıyor mu?

Aşk, sevgi, seks çok farklı şeyler. Bunlar ayrı gezegenler, bizim kadınla olan muayenemiz ayrı gezegen. Ben öyle görüyorum. Bir kadın ürolog oldu. Erkeklerin testislerini muayene ediyor. Ne değişir ki! Bizde de öyle. Aklımıza bile gelmez. Jinekologlar; erkeklerin karılarını, kız arkadaşlarını, kızlarını emanet ettikleri insanlar. Böyle bir noktada en ufak bir şüphe olmamalı. Sonuç olarak biz asla böyle bir şey düşünmüyoruz.

Arkadaşlarınız, arkadaşlarınızın eşleri size muayene için geliyorlar mı?

Evet, geliyorlar. Bazen sıkılanlar da oluyor. Gelmeyenler var ama gelenler de çok çünkü kadının doktora olan güveni, ilgiyi almak arzusu her şeyin üzerine geçebiliyor sağlıkta. Utanma duygularını geçebiliyor.

Ama kadının aklına gelebilir.

Gelebilir. Çevredeki arkadaşlarımızın da aklına gelebiliyor. En çok yapılan espri odur: “Ne oldu bugün, kimi gördün?”

Babalık bir sosyal olgu, annelik bir güdüdür, derler. Hem bir erkek hem bir hekim olarak annelik güdüsü sizi nasıl etkiliyor?

Normal doğum yaptığımız zaman anne saatlerce ağrı çeker, azaltıcı yollar vardır ama yine de çeker. Ikınma dediğimiz bir, bir buçuk saatlik bir süreçten geçer. Bu baya zorludur. Altta bir şey keseriz, çocuk çıkar. Anne, çocuk çıktıktan sonra bir “Oh!” der. Şu “Oh!” için anne olmak istiyorum. Öyle özenirim ki o “Oh!”a, sanki üzerinizden bütün yükler gitmiş, bir kurtuluş hissediliyor gibi. Tabii Allah kime annelik vereceğini biliyor. Biz erkekler olarak bu konuda son derece sabırsız, çok telaşlı, hatta çok ürkek, dirençsiz yaratıklarız göründüğümüzün tam tersine. Kadınlar çok farklı; çok daha olgun, çok daha sabırlı insanlar. Erkekler anne, çocuklu olsalardı eminim hemen herkes sezaryen yapardı, hiç uğraşmazdı hatta büyük bir çoğunluk da bunun korkusu yüzünden çocuk sahibi olmak da istemezdi. Kadınlara neler yapıyoruz ama erkekler en basit işlem için bile gelmiyor, korkuyor, iğne görünce bayılıyor. Doğumhaneye erkekleri almam 1990’dan beri yaptığım bir şey. Birliktelik olgusu çok hoş. Baba da çocuğu kendi parçası gibi hissetsin diye. Babalarda bu eksiktir bazen. Ona rağmen anne orada çırpınırken, babanın çok daha heyecanlandığını, aygın baygın yattığını görüyoruz. Hakikaten biraz düzensiz varlıklarız.

Kadınların kısır olduğuna ne kadar süre sonra karar veriliyor?

6 ay ile 1 yıl arasında. Evli bir çiftin 6 ay ile 1 yıl arasında çocuk sahibi olamazsa mutlaka hekime gitmeleri gerekiyor. Bu, toplumun %20’si neredeyse artık. Çok ciddi bir oran. Diyoruz ki, çocuk sahibi olmaktaki güçlük, toplumdaki en yaygın hastalıktır. Niye bu böyle? Kadınlar daha geç evleniyor. Kariyerden dolayı daha geç çocuk planları yapılıyor. Yaşın artması kadınlarda ciddi bir dezavantaj. Erkeklerde de biraz dezavantaj. Onlar da daha geç evleniyor, aileler daha geç kuruluyor. Sigara ve alkol hem sperme hem yumurtaya zarar veriyor. Toplumun stresi, çalışma şartlarının güçlüğü, evlenip de bir türlü karı-kocalık hayatı bir türlü yaşayamayan, ayda yılda bir birbirini gören çiftlerin durumu güçleştiriyor. Erkek eve bitap bir şekilde geliyor, aklındaki en son şey seks yapmak; kadın da öyle bitap geliyor, en son niyeti o. Cinsel hayattaki bu rahatsızlıklardan dolayı yine gecikiyor. Onun için biz tüp bebeğe, mucizelere güvenme; bir an önce çocuğu istiyorsanız yapın, diyoruz. Öyle kolay olmuyor, mutlaka erkenden işi bitirmek lazım.

Tüp bebeğin uygulanmasıyla ilgili bir yaş sınırı var mı?

Yok ama gebelik sınırı var. Kimse teknolojiye güvenip çocuk sahibi olmayı ertelemesin. Annelerde erken menopoz oluyor bazen. Bu kızlarına geçiyor direkt. Onun için özellikle kızların annelerini, ablalarını, teyzelerini sorgulamalarında fayda var ne zaman menopoza girdi, diye. “Ben de o yaşta girebilirim belki, ona göre elimi çabuk tutayım,” gibi. Zaten sigara da içiyorsa bir, iki sene daha öne de geliyor. Menopoza kadar adetler muntazam olmakla birlikte menopozdan önceki son üç, beş yıl çocuk sahibi olunamıyor. Bazen 30 yaşında biri, adetlerini de düzenli oluyor, bize geliyor. Bir bakıyoruz pre-menopoza girmiş bile. Tam bir tuzak, tabiatın tuzağı bu. Adet olup da bazen buna girenler var. Onlar için yapacak bir şey yok. Tabii ki hedef çocuk sahibi olmak yoksa menopoza erken girmişsiniz dert değil, alın hapı çıkın menopozdan ama çocuk olamıyor. Bebek planlayan insanların planlarını geciktirmemeleri gerekiyor.

Menopoza girdikten sonra tüp bebek uygulanmıyor mu?

Uygulanmıyor. Pre-menopozda bile şansları yok. Diyelim ki siz 50’de gireceksiniz, ben de bunu biliyorum ama 49’da bile çocuğunuz olmuyor. Yıllar önce pre-menopoz dediğimiz süreci yumurtalık yaşamaya başlıyor, yumurta üretmeden otomatik adetler oluyor. İlaçla da çıkartamıyoruz. O yüzden menopoz- beş, altı sene demek çocuk sahibi olabileceğiniz yıl. Dikkatli olunmalı. Gazetede okuyorsunuz 60 yaşında kızı ile doğurdu ama bu, başkasının yumurtasıyladır. Bu konuya da ilgi çok arttı çünkü dediğim gibi insanlar geç evleniyor, geç kalıyor. Yumurta nakli ile doğurmaya çok ciddi talep var. Biz de bunları yurtdışına yönlendirip orada yapıyoruz çünkü Türkiye’de yasak. Yeni, ilginç bir sektör doğdu neredeyse bu medeniyetin getirdiği. Geç kalmış insanları çocuk sahibi yapma süreci, diyebiliriz buna. Ya yumurta ya sperm nakli gibi şeylerle çocuk sahibi olup çok da mutlu yuvalar kurup, çok da mutlu çocuklara sahip oluyorlar.

Göğüs kanserine yakalanıp göğsü alınan kadınlar anne olabiliyor mu?

Evet. Güzel bir soru. Göğüs kanseri genç insanlarda da olabilen bir kanser türü. Eğer hiç çocuğu yoksa çocuk sahibi olmak için üç, dört sene beklemelerini öneriyoruz. Ondan sonra bakıyoruz bazen onların da çocukları olmuyor. Kısırlık ilaçları hep kadınlık hormonunu azdırır ve bezlere zarar verebilir, diye düşünülüyor. Gerçi o grupta biraz daha yavaştan gidip ilaçlarla gebe bıraktırıyoruz. Bir de şu var: Diyelim ki kişi meme kanseri oldu ve memesi veya bir parçası alındı. Kemoterapi gelecektir bir, iki hafta sonra. Kemoterapi bazen kalıcı olarak yumurtaları öldürebiliyor. O iki haftalık arada biz annenin yumurtalarını alıp, dondurup saklama teknolojisine artık sahibiz. Kemoterapi olacak, çekecek bir sene, şifaya kavuştuğunu iki- üç sene sonra anlayacağız sonra dondurulmuş yumurtalarla gebe kalacak. Bu teknoloji artık Jinemed’de var.

Tüp bebek yapmayı isteyip de başarısız olan denemelerinden sonra kadınlara psikiyatrik destek veriliyor mu?

Evet, bizde hem psikiyatrik destek hem pozitif enerji veren bir elemanımız var. Değişik konuşmalarla, el hareketleriyle, dokunmayla enerji veriyor. Buna inanan var, inanmayan var. Kendi elemanımız bununla ilgili Paris’te üniversite bitirdiği için mektepli bir kişi, hem de bilgisayar mühendisi zaten. Hakikaten konusunda çok titiz, hakkında çok pozitif cevaplar alıyoruz. Böyle bir bilimsel psikiyatrik destek ve akupunktur gibi hatta yardım verdiğimiz oluyor. Olayın çok temel bir parçası bu zaten çünkü tüp bebek, kısırlık gerçekten bir psikiyatrik travma, zedelenme herkes için. Hakikaten çok zor.

Bazı erkekler evlenip çocuk sahibi olmaktan korkuyorlar çünkü diyorlar ki “Etrafımda çok fazla insan evlenip çocuk sahibi olduktan sonra boşanmaya başladı.” İkinci plana atıldıklarını ya da eşlerinin kendilerinden uzaklaştığını düşünüyorlar. Doğumun annedeki olumsuz etkileri nedir eşinden uzaklaşmaya kadar götüren?

Doğum sonrası tabiat yaptığı bir takım hormonsal etkilerle anneye bir süre “Sen pek seksi düşünme,” diyor. Bu ormandaki hayvanlar için de böyle. Yani çocuğun emzirilmek için beklerken et peşinde de, aşk peşinde de koşma. Doğumdan sonra, emzirme döneminde cinsel arzular azalır. Tabii, insan eğitimli bir hayvan. Bu süre geçtikten sonra evlilikler devam ediyor ama böyle bir azalma var. Bunda kocanın da mutlaka anlayışlı ve destek olması lazım. Bu, kadının elinde olan bir şey değil, hormonların verdiği bir emir. Hatta süt verirken adet bile olmuyorsunuz. Tabiatın bir hoşluğu aslında. Hem süt vermeni hem onla uğraşmanı istemiyor. Yorulmasın kadın diye böyle bir sistem kurulmuş. Adet olmayan kadında östrojenler baskılı olduğu için cinsellikle ilgili arzuları azdır. Bu Dönem, o dönem değil, diyor tabiat yani. Emzirme döneminden sonra adetler geliyor ve tekrar sistem çalışıyor tabii ki. Bunun dışında kadının kendine ait “Ben çirkinleştim mi?” korkusu var. Karnı, göğsü gevşiyor. Normal doğum yaptıysa alt tarafta bir takım kesikler, acılar, bolluklar olabiliyor. Kendi imajında belki eşinin hiç haberi bile yok ama kendi yarattığı bir takım negatif enerji olabiliyor. Dolayısıyla biraz daha kendini sakınmaya başlıyor. “Aman, eşim bana bir şey demesin, üzülürüm. O yüzden görmesin, daha iyi,” diyebiliyor. Bazı kadınlarda olaya karşı koruyucu bir yaklaşım olabiliyor bu da ister istemez cinsellikten biraz uzaklaştırır. Aile konsültasyonları, evlilik konsültasyonları bunun için. Bir kadın doğum merkezinde bu sistemlerin de olması lazım. Örneğin ben bir kadın doğumcu olduğum zaman hiçbir zaman tek başıma her şeye yetemeyeceğimi biliyordum. Onun için 20 yıldır, benim başında olduğum bir grup var. Bunun içinde ben hem tüp bebekle hem kanserle ilgiliyim, gebelerin yoğun bakımıyla ilgilenen bir arkadaşımız, kadınların idrar sorunlarıyla ilgilenen jinekolojik ürolog arkadaşımız, psikiyatrlarımız var. Ancak bu şekilde hastaya tam hâkim olabiliyoruz ve gerçekten bir kadın sisteme girdiği zaman A’dan Z’ye her türlü sorunuyla ilgili bir uzman bulabiliyor. Kadınlar baş tacımız, kadınlar annemiz, kadınlar doğurganlığımızın sembolü ve ailede çok önemli kişi. Kadın çocukların sağlığından, ailenin sağlığından, kocasının sağlığından sorumludur. Kadındır özel sigortayı seçen mesela sağlıkta. Sağlık sigortaları şirketleri pek erkeklerle konuşmaz, hep kadınlara gider. Biz, kadının sağlığına yardımcı olarak, toplumun ve ailenin de sağlığına yardımcı oluyoruz, diye düşünüyoruz ve bu konuda da mutluyuz.

Evimin Erkeği

TRT

Yönetmen: Birkan Uz

Yapım: İdol Yapım, Burak Törer

Oyuncular: Janset, Mustafa Uğurlu, Alev Oraloğlu, Fatma Karanfil, Ali Erkozan, Aykut Oray, Ahmet Kural, Doğa Bekleriz, Tolga Üstüner ve Sevtap Çapan

Müzik: Berksan

Neslihan Yıldız

‘Evimin Erkeği’ projesi nasıl ortaya çıktı?

Senaristlerimiz Sevil Kısakürek ve Nergis Kumbasar. Onların mevcut senaryolarıydı, kendilerinin oluşturduğu bir projeydi. Yapımcımız Burak Bey o sıralar proje arıyordu ve Nergis Hanım ve Sevil Hanım ile görüşüldüğünde bize birkaç tane proje verdiler. Burak Bey’in de çok hoşuna giden ‘Evimin Erkeği’ oldu. Onun üzerine oturup ekip çalışmasıyla bu proje oluşturuldu. Oluşmuş hale geldiğinde tamamdır artık, biz bunu yapalım, dedik.

Özgün bir senaryo mu yoksa uyarlama mı?Kesinlikle özgün bir senaryo.

Yani yurt dışındaki her hangi bir diziden uyarlama değil.

Hayır, değil.

Kamera önünde ve arkasında kaç kişi çalışıyor? Kaç oyuncunuz var?

Kırk kişilik bir ekibimiz, on beş tane de oyuncumuz var.

TRT’nin iç yapımı mı?

Kesinlikle dış yapım. Firmamızın adı İdol Yapım. TRT’ye biz yapıp veriyoruz.

Oyuncularınızın seçimini neye göre yaptınız?

Kast çalışması çok uzun süren ve oldukça vakit alan, mesai harcanması gereken, bir projenin oluşumundaki en zor aşamadır. Önce senaryoyu alıp okuruz. Zaten okurken gözümüzde birileri canlanır, oyuncu olmasa bile bazı tipler canlanır. Onlara göre senaristlerimiz, yönetmenimiz, yapımcımız ve kast sorumlumuz ile hep beraber oturup bir kadro olarak oyuncu seçimine giriyoruz. O karakterin yapısı, tipi göz önünde bulundurularak oyuncu seçiyoruz ama dediğim gibi bir projenin oluşumundaki en zor aşama kast aşamasıdır. Bir projede senaryo çok önemlidir. Senaryo ne kadar önemliyse kast da o kadar önemlidir.

Ben sizi sit com olarak biliyorum ama dış çekimleriniz de var, değil mi?

Yani tam sit com değil, sit com tadında drama diye biliriz buna. Komedi, melodram gibi de diyebiliriz.

Nerelerde çekiliyor?

Emirgan taraflarında çekiliyor. Üç tane mekânımız aynı binada, bir sokak ötede öbür evimiz var. Sürekli Emirgan, Balta Limanı civarlarındayız.

Bir dizi filmin TRT’de yayınlanmasıyla diğer özel kanallarda yayınlanması arasında fark var mı? TRT’nin avantajları nelerdir?

TRT çok özel bir kurum zaten, devlet kanalı. Hani biz yapımcılar için de, oyuncular için de TRT’de görev almak, TRT’ye bir iş yapmak, TRT bünyesinde olmak çok özeldir. Yani başka bir avantajı olmasa bile sonuçta bütün çalışanlar için, buradaki set amirinden ışık şefine kadar TRT bünyesinde olmak, TRT’de bir şey yapmak çok geçmişten gelen bir kanal olduğu için çok önemlidir.

Hangi gün ve saatte yayınlanıyor?

Perşembe günleri, saat 20.30’da yayınlanıyor.

Tekrarları var mı?

Tekrarları Cumartesi günleri yayınlanıyor. Asıl yayının Cumartesi’ye geçme gibi bir şey söz konusu olabilir.

Oyuncular senaryoya müdahale ediyor mu?

Hayır, hiçbir şekilde müdahale etmiyorlar. Sadece ufak tefek, bazı istedikleri şeyleri tabii ki bizimle, senaristlerle paylaşıyorlar. Hani bu böyle olsa daha iyi olurdu, bak ben burada böyle bir şey katmak istiyorum, bu yanlış olur mu? gibi ufak tefek katkıları oluyor tabii ki.

Çekimler nasıl geçiyor?

Çekimler çok iyi geçiyor çünkü çok keyifli bir set. Çok keyifli bir senaryosu var zaten. Komedi olduğu için de daha güzel geçiyor. Drama çekmekten daha keyifli aslında. Çok keyifli ve çok eğlenceli geçiyor set.

Bir bölümün hazırlanması kaç gün sürüyor?

Beş günde çekimini gerçekleştiriyoruz. Toplamda bir hafta diyebiliriz.

Dublajlı mı?

Hayır, sesli çekiyoruz.

Sizin şirketinizin daha önce yaptığı dizi filmler var mı?

İdol Yapım, daha yeni kurulmuş bir firma. ‘Evimin Erkeği’ ilk dizi filmimiz bizim.

JANSET [Jale]

‘Evimin Erkeği’nde oynaman için teklif geldiğinde hangi kriterlere dayanarak kabul ettin?

Bu projeyi kabul ederken öncelikle TRT’de olması sempatik geldi. Burak Törer yapımcımız, ilk projesi olacaktı ve projeyle ilgili de çok heyecanlıydı. O heyecanı hissetmek de ayrı bir mutluluk veriyor insana çünkü ilk göz ağrısı gibi bir şey. Sonra senaryonun günlük dille yazılması, Türkçesinin konuşma diliyle olması, partnerimin Mustafa Uğurlu olacak olması, diğer oyuncuların birbirinden lezzet olması.. Bunlar başlıca kabul etmemdeki sebepler.

Biraz da rolünden bahseder misin?

Ben yani Jale, okuldan mezun olduktan sonra Emre’ye [Mustafa Uğurlu] âşık oluyor, evleniyorlar ve ondan sonra evinin kadını oluyor. Kendisini evine ve kocasına adayan bir kadın fakat bir gün geliyor ki kocası sinir krizi geçiriyor ve kocası evde kalmak, ev kadını olan Jale de işe gitmek zorunda kalıyor. Benim daha önce oynadığım karakterlerden farkı öyle çok hani atılgan ya da işte ne bileyim burnundan kıl aldırmayan bir karakter değil aksine tam tersi. Naif, ürkek, ne yapacağını bilemeyen biraz şaşkın öyle bir karakter.

Çekimleriniz nasıl geçiyor?

Çekimlerimiz iyi gidiyor. Şimdi birkaç bölüm iç içe çekiyoruz ki stok yapabilelim diye. O yüzden biraz yoğun çalışıyoruz. Bir de çalıştıkça insan eksiğini gediğini görüp anca tamamlayabiliyor. Ufak tefek pürüzler yaşıyoruz ama gayet iyi gidiyor.

Senaryoya hiç müdahale ettiğin oluyor mu?

Bu projeyi kabul ederken karakterimle ilgili yaptığım değişiklikler var. Normalde bu karakter de diğer oynadığım karakterler gibi sivri bir karakter olacaktı ama ben ona tam tersi bir köşeye yatırdım. Daha naif, daha yumuşak.. Öyle alışverişlerimiz oluyor; gayet şeker bir yazar ekibimiz var. Her türlü görüşe çok da açıklar. O yüzden çok keyifli bir çalışma oluyor.

Yayınlandığı zaman kendini seyrediyor musun?

Bir kere seyrediyorum evet. İlk yayınlandığında, bütün seyircilerle birlikte izliyoruz.

Bunu bütün oyuncu arkadaşlarımıza soruyorum. Kendini gördüğün zaman ne hissediyorsun?

Kendimi gördüğümde artık heyecanlanmıyorum. Neyi, nasıl yapmışım diye kendime bakıyorum. Normalde bir filmi bile film gibi seyredemez oldum. Artık film seyretmek bana zevk değil, işkence veriyor çünkü sadece iş olarak bakıyorum; aman ışığı nasıl, kaşığı nasıl? Nasıl oynamışlar, nasıl yönetmiş, aman da replikler nasılına kadar.. O yüzden kendimi de seyrederken kâğıt kalemle kendimle ilgili notları alıyorum, seyredeceğimi seyrediyorum. Ondan sonra da bir daha bakmıyorum.